Adam yıllardır aynı kapının önünde duruyordu.
Ne açmaya çalışıyordu onu,
ne de arkasında ne olduğunu merak eder gibi bir hâli vardı.
Sanki kapı, onun hayatında sadece “orada durması gereken bir şeymiş” gibi
varlığını sürdürüyor,
adam da bunu kabullenmiş görünüyordu.
Bir akşam, kapının altından hafif bir ses geldi.
Ses, insan sesi değildi.
Bir şeyin nefesi gibi de değildi.
Daha çok…
kendi içindeki bir anının sürünerek dışarı çıkmaya çalışması gibiydi.
Adam, ne olduğunu anlamak için eğildi
ama o an fark etti:
Ses içeriden gelmiyordu.
Kendisinden geliyordu.
İçini garip bir ürperti kapladı.
Kapının tokmağına dokunduğunda
soğuk bir sızı elinden koluna yayıldı.
Belli belirsiz bir cümle duydu,
yıllardır susmaya çalıştığı bir cümlenin yankısı:
“Burada ne kadar daha duracaksın?”
Adam, kapıya yaslandı.
Hiç açmadığı bir kapının ağırlığı
bir anda omuzlarına çökmüştü.
Sanki yıllardır kapı değil,
kendi gölgesi tutuyordu onu içeride.
Ses yeniden geldi.
Bu kez daha derinden.
Daha tanıdık.
Daha acı.
“Geçmeyeceksen, en azından bak.”
Adam gözlerini kapattı.
Kapının ardında ne olabileceğini düşünmedi bile…
çünkü yıllardır arkasında tuttuğu her şeyin
artık kapının önüne dökülmeye başladığını fark etti.
Ve o an anladı:
Bazı kapılar açılmaz.
Bazı kapılar kapatılmaz.
Bazı kapılar sadece,
insanın kendisiyle yüzleştiği sağır bir eşiği işaret eder.
Celda Y.D.