İnsanın içinde bir an vardır…
Ne başladığı bellidir ne bittiği.
Sadece fark edersin:
Gölgen başka bir yere düşmeye başlamıştır.
Bunu kimse görmez.
Aynaya bakınca bile belli olmaz.
Hatta bir süre sen de anlamazsın.
Ama günün bir yerinde, konuşurken, yürürken, bir bardak suyu eline alırken—
bir tuhaflık çöker.
Kendine ait ama seninmiş gibi durmayan bir şey.
Belki bir kelimeyi daha yavaş söylersin.
Belki bir düşünce eskisi kadar acıtmaz.
Ya da tam tersi…
Hiç düşünmediğin bir yerden sızlayan bir kırılma belirir.
İnsan, gölgesinin yer değiştirdiği anlarda değiştiğini sanmaz.
Sadece yürümeyi unutmuş biri gibi durur.
Beden aynı bedendir;
ama içinde dolaşan hissin rengi başkadır artık.
Ve işin en acı tarafı şu:
Gölgenin yerini değiştiren her zaman sen değilsindir.
Bazen bir cümle yapar bunu.
Bazen bir sessizlik.
Bazen de hiç umursamadığını sandığın bir yüzün zihninde bıraktığı bulanık iz.
İşte o zaman anlarsın:
Değişim bir karar değilmiş.
Bir hazırlık da değilmiş.
İnsanın içine sessizce çöreklenen bir ağırlıkmış,
kendine rağmen büyüyen.
Kırılmak da böyle olur zaten.
Bir anın içinden değil,
biriken yüzlerce küçük sızıdan.
Belli belirsiz, sesi duyulmayan…
ama geri dönüşü olmayan.
Sonra bir yerde, kimseye söylemeden,
belki gece yarısı,
belki bir otobüs durağında,
belki bir yabancının bakışından sonra,
içinden çok yorgun bir cümle geçer:
“Burada daha fazla duramam.”
Ama nereye gideceğini bilmezsin.
Kapı yoktur, yol yoktur.
Sadece gölgen başka bir yerdedir artık
ve sen ona yetişmek için yürümek zorunda kalırsın.
Belki de değişim dediğimiz şey budur:
Gölgenin yerini değiştiren o sessiz, görünmez an.
Senin fark ettiğin anda bile bitmiş olan.
Celda Y.D.