Ruhun Yanılsaması

 
GİRİŞ — İnsanın İçinde Açık Kalan Yer

İnsanın içinde açıklığını tarif edemediği bir yer vardır.
Ne umutla dolabilir,
ne aşkla kapanır.
Zamanla iyileşmez,
unutmakla küçülmez.
İçimizde sessizce duran bu yarık,
bazen bir ses gibi gelir,
bazen bir suskunluk;
bazen bir yüz,
bazen hiçbir şeye benzemeyen ince bir sızı…

İnsan büyüdükçe bu yarık da büyür.
Çünkü hayat bizi onarmak için değil,
kendimize göstermek için vardır.
Ve insan en çok kendisini gördüğünde yaralanır.

Bu yüzden herkes bir şey arar:
Kendine benzeyen bir iz,
yakasından tutan bir yakınlık,
bir anlam,
bir bütünlük fikri…
Bir kapı, bir nefes, bir beden.
Sanki içimizdeki açıklığı
bir başkasının gölgesiyle ölçebiliriz.

Ama yanıldığımız yer tam burasıdır.

Aradığımız şey hiçbir zaman bir “kişi” değildir;
arayıp durduğumuz, içimizdeki eski bir titreşimin yankısıdır.
O yankıyı bir insanda bulmaya çalışırız,
adına kader deriz, karşılaşma deriz, uyum deriz.
Ama aslında aradığımız tek şey,
kendimize benzeyen bir karanlıktır.

Bu deneme, insanın bu yanılgının içinden geçip
kendine geri dönmesini anlatır.
Bir masalın çözülüşü,
bir gerçeğin parçalanışı,
ve sonunda hiçbir şeyin kalmadığı o mutsuz, dürüst boşluk…

Aşağıdaki iki sekans, o yolculuğun iki adımıdır.

 

I.SEKANS — Ruh Eşi Masalının Çöküşü

Dünyaya neden geldiğimizi anlatan binlerce masal var;
ama hepsi aynı yanılgıyı tekrarlar:
İnsanın mutlu olmaya mecbur bir varlık olduğu fikrini.

Oysa insan mutluluğa değil,
yara taşımaya gelir.

Mutluluk, hayatın bize attığı bir ışık lekesidir—
kısa, geçici, açıklayıcı değil.
Bir anlığına içimizi aydınlatır
ve sonra karanlığımızı daha görünür kılar.
Aydınlık çoğu zaman
karanlığın makyajıdır.

Ve elbette o büyük masal:
Ruh eşi.

Yüzyıllardır insanlar,
kendisini tamamlayacak bir yüz arıyor.
Sanki eksiklerimizi başka birine yaslayınca
içerideki çatlaklar kendiliğinden kapanacakmış gibi.

Ama insan eksik doğmaz;
eksik bırakılır.
O eksikliği kim doldurursa
ruh eşi zannedilir.
Oysa dolduran kişi, doldurmanın değil,
gizlemenin ustasıdır.

Gerçekte ruh eşi,
seni tamamlayan değil,
seni bozan kişidir.
Çünkü insan ancak bozulduğunda
içindeki gerçek yapıyı görür.
Bir insan seni kırmadan,
senden bir şey eksiltmeden
ruhuna dokunamaz.

Ruh eşi, uyum demek değildir;
gerilimin en temiz halidir.
İki yarığın aynı hizaya gelmesidir
—iyileşmek için değil,
birbirini açığa çıkarmak için.

Bu yüzden birçok insan ruh eşiyle karşılaşır,
ama yanında kalamaz.
Çünkü böyle bir karşılaşma
insanı güzelleştirmez;
insanı ele verir.

Belki de ruh eşini bulmak zordur,
ama ondan kaçmak çok daha zordur.
Kaçtığın şey bir insan değil;
kendi içindeki tamamlanmamış kelimedir.

Bazıları ruh eşi sandığı şeyi kaybettikten sonra
yıllarca o boşluğun etrafında döner.
Oysa kaybettikleri bir kişi değil,
kendi içlerinde yanlış adlandırdıkları bir sızıdan ibarettir.

 

II. SEKANS — Ruh Eşi Kavramının İnkârı

Belki de baştan beri her şeyi yanlış okuduk.
Belki de “ruh eşi” dediğimiz şey,
evrenin bize oynadığı küçük bir yanılsamaydı.
Bir optik ilüzyon;
tutunacak bir sebep arayan bilincin kendine kurduğu geçici bir düzen.

İnsan dayanamadığı boşlukları doldurmak için
bir yüz uydurur.
Bir ses, bir isim, bir kader fikri…
Sonra o yüzü gerçek sanır.
Gerçeğe benzediği için değil,
yalnızlığını susturduğu için.

Ama evrenin böyle bir vaadi yok.
Kimse bize “tamamlanacaksın” demedi.
Bu cümleyi biz yazdık,
acıya dayanmak için.

Gerçekte ruh eşi yoktur;
ruhun kendisi bile sabit bir bütün değildir.
Kırık, tutarsız, yönsüz bir yapının içinde
başka bir bütünlük aramak çelişkidir.

İnsan insanı tamamlamaz;
sadece eksikliklerini görünür kılar.
Bu görünürlük, kaderin değil,
acımasızlığın gereğidir.

Bazen “ruh eşi” bulduğunu sananlar
sadece boşluğunun sesinin değiştiğini duyar.
Boşluk sustu diye dolmuş olmaz;
yalnızca başka bir biçime girer.

Ve yıllar geçer.
İnsan bakar:
Bir yüz aramış bütün ömrü boyunca,
ama kaybettiği şey bir yüz değil,
kendi yüzüdür.

Evrenin en dürüst hali şudur:
Kimse kimseye ait değildir.
Hiçbir ruh bir diğerini tanımaz.
İnsan, doğduğu günkü kadar yalnızdır—
ne eksik, ne fazla.

Kalan her şey—“ruh eşi”, “kader”, “tamamlanma”—
benliğin karanlıktan korkmamak için
kendi kendine ürettiği küçük uyuşturuculardır.

Gerçek olan tek şey:
İnsan içindeki boşlukla yaşar.
Onu doldurmaz, dolduramaz;
sadece yanında taşır.
Acıyla, zamanla, sessizlikle.

Ve belki bu kötü bir şey değildir.
Belki insanı insan yapan tam da budur:
Doldurulamayan boşluğunun
kendisine ait olması.

Ruh eşi yoktu.
Ruh bile yoktu belki.
Gerçeğe en yakın olan tek şey,
varlığın içimize bıraktığı
o ince karanlık izdir.

İnsan bazen bir yüz aramaz;
sadece kendi izinin yankısını duymak ister.

Celda Y.D.

Ana metin temeli 19.01.2016

Yeniden yazım ve düzenleme: 06.12.2025

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da beğenebilirsiniz