Sessizliğin İnşası ve İdare Edilen Hayatlar

Kasvetli, bulutlu bir gökyüzü altında, kurak ve çatlamış bir toprağın ortasında, içinden duman yükselen dairesel bir taş kuyu yer alıyor. Arka planda sığ, dumanlı tepeler ve yapraksız bir ağaç, ön plandaki kuyuya çarpan gün batımının sıcak ışığıyla tezat oluşturuyor.

   Suskunlukların derin ve sarsılmaz nedenleri vardır. İnsan çoğu zaman sadece kelimeleri tükendiği için değil, konuşmaya artık mecali kalmadığı için susar. Sözcükler boğazına düğümlendiğinden değil; o düğümü çözdüğü an, ilmeğin ucundaki her şeyin geri dönülmez biçimde değişeceğini bildiğinden sessizliğe sığınır. Bazı cümleler birer anahtar değil, birer balyozdur; söylendiği an bir yuva çöker, bir baba evladının gözünde küçülür, bir çocuk o saniyede çocukluğunu bırakıp zoraki bir olgunluğa savrulur ve bir kadın, ardına bakmadan o eşikten çekip gider. O yüzden insan, yıkıntının altında kalmamak için değil, sevdiklerini o enkazdan korumak için susar. Sessizlik, bazen merhametin en ağır ve en ıssız biçimidir. Üstü kapatılan her şeyin kendine has bir günahı, her taşın altında biriken bir karanlığı vardır. Söz, her zaman gerçeği örtmek için değildir; bazen onu doğru zamana kadar bekletmek, o yakıcı etkisini soğutmak içindir. İnsan bir sırrı sakladığında, aslında onun yok olmasını değil, o sarsıntıya alışmayı bekler. Ancak zamanın, üzerine toprak attığı her acıyı hafifleteceğini sanmak büyük bir yanılgıdır. Oysa zaman, bir yarayı iyileştirmez; sadece o yaranın etrafındaki deriyi nasırlaştırır ve onu katlanılabilir, taşınabilir bir sızıya dönüştürür.

   Günah bir kuyudur; üzerine taş atarak kapattığınızı sanırsınız ama sadece daha derinleşir. Konuşulmayan anılar birikir, kireçlenir, katılaşır ve sonunda uzayıp giderek adına “hayat” dediğimiz o eğri büğrü yolu oluşturur. Bu birikmişlik bir sandıkta ya da tozlu bir albümde saklı durmaz; insanın kamburlaşan yürüyüşünde, uzağa dalıp giden bakışında, en basit bir soru sorulduğunda titreyen ses tonunda, hatta ölüm anındaki o son, yarım kalmış iç çekişte belirir. Bir hayat, çoğu zaman kahramanlıklardan ya da yaşanmış büyük olaylardan değil; yaşanmamış, hiç olmamış gibi davranılan o “yokluklardan” oluşur. Biz aslında sustuklarımızın toplamıyız; hayat, gerçekleştiremediğimiz her ihtimalin, cesaret edemediğimiz diğer halidir. Kimisi hayatı bir yabancı gibi hiçe sayar. Sanki cebinde sonsuz bir zaman kredisi varmış gibi harcar günlerini. Ertelemelerin sahte rahatlığına, “daha sonra” demenin o uyuşturucu etkisine güvenir. Hayatı bir borç senedi gibi kullanır; geri ödeme tarihinin, yani o son nefesin kapıya dayanacağını hiç düşünmeden hoyratça yaşar. Kimisi ise kendi hayatının cimrisi olur. Kendini bir perdenin arkasına gizler; görünmemeyi güvenlik, hissedilmemeyi huzur zanneder. Oysa hayat, o korkuyla tutunulan perdenin tam diğer tarafında, rüzgârla, güneşle ve bazen şiddetli bir fırtınayla akıp gitmektedir. Kırılmamayı, yara almamayı bir başarı sayar; iz bırakmadan, kimseye bulaşmadan, silik bir gölge gibi yaşlanıp gitmeye çalışır. Ancak ikisi de yanılır. Çünkü yaşamak ne savurgan bir hoyratlık ne de korkak bir saklanma halidir.

   Gerçek yaşamak, kendi kuyusunun başında durabilme cesaretidir. İnsan en doğru ne zaman yaşar? Bir şeyi örtmekten, o ağır taşları taşımaktan vazgeçtiğinde. Bir suskunluğu, bir yalanı ya da bir başkasının suçunu sürdürmeyi reddettiğinde. Kendi içindeki karanlığı başkasına yük etmeden, o zifiri karanlığın ortasında kendi fenerini yakabildiğinde. Ve en nihayetinde; kendini, o kuyuya taş atan halini de o taşları tek tek kaldıran halini de affedebildiğinde… Bazı insanlar vardır; çok konuşurlar, gürültü yaparlar, belki görünürde olurlar ama bir saniye bile gerçekten “yaşamamışlardır”. Bazıları ise o kadar sessizdir ki, ne fırtınalar atlattıkları, hangi kuyulardan tırmanarak çıktıkları asla anlaşılamaz. Gerçek yaşamak ne kalabalıkların gürültüsünde ne de bir mağaranın inzivasındadır. Gerçek yaşamak, kendi hayatının, kendi günahının ve kendi sevabının ağırlığını omuzlarında taşıyabilme dirayetidir. Çoğu insan hayatı yaşamaz; sadece idare eder. Sabahı akşama bağlar, sofrayı kurar ve kaldırır, yarın için takvimleri doldurur ama ruhu o evin içinde değildir. İdare edilen bir hayat, nefes alıp veren bir kadavradır; mekanik, ruhsuz ve eksiktir. Ve insan, gerçekten yaşamadığı bir ömrü tüketirken, aslında yavaş yavaş ölmektedir.

Celda Y.D.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da beğenebilirsiniz