Beyaz Sabun Kokusu ve Lavanta

İzmir Bornova’da bir mahalleydi; güneşin tozlu sokaklardan çekilirken geride ağır bir rutubet, kızarmış biber ve patlıcan kokusu bıraktığı doksanlı yıllar… Evler tek katlı, yorgun ve birbirine yaslanmış vaziyetteydi. Kapı önlerine atılan ahşap sandalyeler, sokağın bitmek bilmeyen izleyicileri gibiydi. Mahalle küçük değildi; herkesin birbirinin nefesini duyduğu, sırılsıklam bir sıkışıklıktı bu.

Sabah çıkılır, akşama kadar dönülmezdi.
Kimse nerede olduğumuzu sormazdı. Sormamak, bilmenin başka bir yoluydu.

Sokağa çıkan dar bir yol vardı. Bir yerden bir yere değil, bir histen bir başka hisse geçirirdi insanı. Yolun tam ortasında, boyası yer yer dökülmüş krem rengi, tahta bir kapı dururdu. Kapı çoğu zaman kapalıydı ama kime kapalı, kime açık olduğunu mahalleli susarak bilirdi.

Letafet o yoldan geçerdi; haftada iki, bazen üç kez. Üstünde her daim kolalı, beyaz bir gömlek, altında açık mavi bir etek olurdu. Sarı saçlarını ensesinde, sanki tek bir teli bile kaçmasın diye sıkıca toplardı. Ne güzel denirdi onun için ne çirkin; kendini bir emanet gibi taşıyan, ağır bir kadındı. Yürürken bakışlarını kaldırımdan ayırmazdı; sanki sokağın ona bakma hakkını, o sokağa bakmayarak elinden alıyordu.

O yürürken burnuma beyaz sabun kokusu geliyordu ve lavanta.

Onu gördüğümde, nedenini o zamanlar isimlendiremediğim bir utanç kaplardı içimi. Çocuktum ama sokağın fısıltılarından süzülen o kirli bilgiyi çoktan kuşanmıştım. Letafet kapının önünde durur, anahtarını bir ayin sessizliğiyle çıkarır ve içeri girerdi. Birkaç saat sonra, geldiği gibi sessizce çıkardı. Kadınlar perde arkasından izler, erkekler dükkân önlerinden süzerek bakardı. Arada bir verilen yarım ağız bir selam, saygıdan değil, bir günahı paylaşıyor olmanın verdiği o tuhaf suç ortaklığındandı.

Letafet sigara içerdi. Beyaz gömleğinin saflığıyla hiç uyuşmayan, tütünün isine bulanmış kalın bir sesi vardı. O ses, o gömleğe yakışmazdı; uyuşmayan şeyler çocuk zihnimi huzursuz ederdi.

Bazen o krem rengi kapının arkasında fırtına kopardı. Bağırışlar, cam kırıkları, küfürler… Sesler sokağın ortasına bir tokat gibi inerdi. İşte o an daha çok utanırdım. O sesleri duymak ve duyulmamış gibi yapmak, sokağın en büyük yalnızlığıydı.

Birol o sokağın adamıydı, yalnız değildi.

Birol, o kapının sahibiydi; sokak da ondan payını alıyordu. Uzun, zayıf, yüzü içki ve hayal kırıklığından sürekli al al bir adam. Saçları yaşından önce beyazlamış, ruhu ise çoktan eskimişti. İkinci kattaki emlak ofisinin önünde gün boyu oturur, hayatı bir tespih tanesi gibi parmaklarının ucunda çevirirdi. Bir ailesi vardı ama Birol o aileye hiç ait olmamıştı.

Birol kötüydü, kötülüğü kıpkırmızı suratının ve derine kaçmış gözlerinin gölgesinden sokağa taşardı.

Onun kötülüğü görkemli değildi; aksine, bir çay kaşığının bardağa çarpması kadar sıradan, her gün yapılan herhangi bir iş kadar sessizdi ve bu yüzden de en tehlikeli türdendi.

Letafet neden o kapıya gelir, bu kötülüğe katlanır bilmezdim.

Gelmesin isterdim.

Letafet’in o kapıdan içeri neden girdiğine dair kendime hikayeler uydururdum. Belki yatalak bir annesi vardı ve bu adam bakımına yardım ediyordu, belki Türk filmlerindeki gibi büyük bir borcun altındaydı ve adam ona yine yardım ediyordu. Gerçeği taşıyamayan bilincim, Letafet’i sığdıracak bir kurgu arardı.

Uzun süre aradı.

Yıllar geçti. Ben büyüdüm.

O sokak daraldı, insanlar eksildi. Letafet hâlâ o yoldan geçiyor mu, o kapıya geliyor mu? Birol o sandalyede mi eskiyor yoksa öldüler mi bilmiyorum.

Bilmediğim çok şey var.

Ama bazı kokular hâlâ benimle.

Beyaz sabun ve lavanta.

Temizlenmek için değil, örtmek için kullanılan kokular.

Bugün biliyorum ki; o sokakta yalnız olan sadece Letafet değildi. O daracık yolda, o pencerelerin ardında herkes yapayalnızdı. Ama yalnızlığın faturasını herkes aynı bedelle ödemiyordu. Kiminin bedeli sessizlikti, kimininki ise o beyaz gömleğe bulaşan görünmez lekelerdi.

Bana düşen yalnızlık, beyaz sabun kokusu ve lavantaydı;
temizlemek için değil, hatırlamak için.

Celda Y.D.

 

Bu hikâye kurmaca değildir.
Hafızanın susarak anlattığı bir tanıklıktır.
Gerçek isimler, zaman ve mekân bilinçli olarak bulanık bırakılmıştır.
Çünkü bazı hikâyeler açıklanarak değil, sessizce taşınarak anlaşılır.

 

Celda Y.D

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da beğenebilirsiniz