On sekiz yıl sonra köye döndüğünde Elif, valizini minibüsün bagajından kendi indirdi.
Şoför başını çevirdi. Yardım teklif etmedi. Bakmadı da. Ama o bakmamazlığın içinde bir tanıma vardı. İnsan bazen hatırlamamak için gözlerini kaçırırdı.
Toprak, ayaklarının altında yumuşak değildi. Ne sertti ne yumuşak; kararsızdı. Çocukken dizlerini paraladığı taşları tanıdı Elif. Sek sek oynarken adımını yanlış attığında canını yakan taşları. Şimdi taşlar yerli yerindeydi ama denge başka bir şeyle ölçülüyordu:
Hatırlamakla susmak arasında.
Köyün girişindeki kavaklar hâlâ duruyordu. Gövdeleri çatlamıştı. Sanki içlerinden bir ses çıkmak üzereyken vazgeçmişlerdi. Yaprakları rüzgârla değil, zamanla sallanıyordu. Elif o an anladı: Buraya insan yaşlanmaya gelmezdi. Buraya, yaşlanmış olanla yüzleşmeye gelinirdi.
Dedesi Halil Ağa’nın evi, köyün en sonunda, dereye en yakın yerdeydi. Dere azalmıştı. Ev durmuştu. Bahçedeki erik ağacı kurumuştu; gövdesi hâlâ ayakta ama içi boş gibiydi. Duvardaki badana kabarmış, yer yer dökülmüştü.
Pencerenin perdesi hafifçe aralandı. Camın gerisinde bir siluet belirdi. Bastonuna yaslanan, kendi ağırlığına bile yabancı bir gölge.
Kapıyı Elif açmadı.
Halil Ağa içeriden açtı.
Göz göze geldiler. Aralarına giren şey mesafe değildi; zamandı. Konuşmadılar. İki ayrı hayat, aynı bakışta kendine yer arıyordu.
“Elif.”
Sadece adını söyledi.
Ne sarıldı.
Ne içeri buyur etti.
Ama o tek kelimeyle, yıllardır sıkıca kapalı duran bir yer çatladı.
Evin içine girince Elif durdu.
Burayı hiç bu kadar derin kokladığını hatırlamıyordu. Rutubet, tütün, eski kâğıt ve tarif edemediği bir şey… Belki zamanın kokusu buydu. Duvarda saat durmuştu. Kaçta kaldığını kimse bilmiyordu. Masanın ayağı hâlâ eğriydi. Duvarda annesinin siyah-beyaz çocukluk fotoğrafı asılıydı. Gülümsemiyordu.
Annesi, bir daha bu köye dönmeyeceğim demişti bir zamanlar.
Elif de demişti.
Annesi sadece “Haklısın,” demişti.
Neden haklı olduklarına dair tek bir kelime eklememişti.
Halil Ağa sobaya odun attı. Kibrit yandı. Ateş çıtırdadı. Elif, ısıyı beklemeden paltosunu çıkardı. Bu evde insan, rahatlamak için değil; dayanmak için soyunurdu.
“Valizi bırakma,” dedi Halil Ağa.
“Sana yukarıyı açtım. Çıkartırsın.”
Sesindekini Elif hemen tanıdı. Bu bir baba tonu değildi. Şefkat de değildi. Bu, yıkılmamak için sertleşmiş bir evin tonu gibiydi. İçine kim girse, duvarlarıyla konuşurdu.
Elif merdivenleri ağır ağır çıktı. Ahşap basamaklar gıcırdamadı. Gıcırdasalar bile kimse umursamazdı; bu evde ses, uzun zamandır ciddiye alınmazdı.
Odaya girdi.
Eskiden annesiyle kaldıkları oda.
Perdeler solmuştu ama yerindeydi. Sandık köşede duruyordu. Örtüsü yıpranmıştı ama özenle katlanmıştı. Hiç açılmamış gibiydi.
Pencereye yaklaştı. Bahçedeki eski kuyunun başında, düzensiz bir taş yığını göze çarpıyordu. Elif’in içi ürperdi. Sanki orada bir şey olmuştu ama ne olduğunu hatırlamak, hatırlamaktan sayılmıyordu henüz.
Aşağıdan dedesinin sesi geldi, kesik, yorgun:
“Yarın mezarlığa gideceğim.
İstersen gelirsin…
Baban da orada.”
Elif cevap vermedi.
Zaten dedesi de cevap beklemiyordu.
Bazı cümleler bitmezdi.
Sadece bırakılırdı.
Mezarlığa sabah erken gittiler.
Toprak geceyi henüz bırakmamıştı; soğuk, ayakkabıların altından yukarı doğru geliyordu. Halil Ağa yürürken bastonunu mezar taşlarına değil, boşluklara basar gibi kullanıyordu. Sanki bildiği bir yeri değil, hatırlamak istemediği bir yolu geçiyordu.
Babanın mezarı, kenardaydı.
Ne büyük ne gösterişliydi.
Taşında adı yazılıydı. O kadar.
Elif taşı okudu. Bir kez daha. Bir kez daha.
Okudukça babası yaklaşmıyor, aksine uzaklaşıyordu. İnsan bazen bir ismi ne kadar çok görürse, sahibini o kadar kaybederdi.
Halil Ağa dua etmedi.
Toprağa dokunmadı.
Sadece durdu.
Dönüşte Elif bahçeye girdi. Dedesini beklemeden. Ayakları onu, istemeden, eski kuyunun olduğu yere götürdü. Kuyunun ağzı taşlarla kapatılmıştı. Taşlar rastgele değildi; aceleyle de dizilmemişti. Bir şeyin üstü örtülürken gösterilen o garip özen vardı. Kimsenin geri dönüp bakmasını istemediği şeylerde olurdu o.
Elif eğildi.
Bir taşı eline aldı.
Taş soğuktu. Ama altından gelen soğuk, taştan değildi.
“O gün…” dedi.
Kime söylediğini bilmeden.
Halil Ağa arkasındaydı artık. Yaklaşmamıştı. Yaklaşmıyordu.
“Buraya neden taş yığdınız?” diye sordu Elif.
Sesinin titrememesine şaşırdı.
Demek ki insan bazı soruları sorarken kırılmazdı; kırılmayı önceden yaşardı.
Uzun bir sessizlik oldu.
Rüzgâr geçti.
Erik ağacının kuru dalları birbirine değdi. Ses çıkarmadı.
Halil Ağa en sonunda konuştu.
“Toprak bazen,” dedi,
“üstüne ne kapandığını bilir.”
Devamını getirmedi.
Elif diz çöktü. Taşları tek tek kaldırmaya başladı. Saymıyordu. Acele etmiyordu. Elini kesen taşlar oldu. Hissetmedi. Parmaklarının arasına dolan nem… Küf… Ağır bir koku…
Bir an durdu.
Kuyudan bir ses gelmedi.
Ama Elif, içinde bir şeyin çok eskiden beri bağırdığını fark etti.
“Babam…” dedi.
Devam edemedi.
Halil Ağa arkasını döndü.
Bu kez yürüdü.
Bastonunun sesi uzaklaştı.
Elif kuyunun başında kaldı.
Orada babası yoktu.
Ama babasızlığı vardı.
Bir beden değil; anlatılmamış bir an gömülüydü oraya.
Taşı yerine koymadı.
Bazı şeyler kapatılmazdı.
Sadece üstünde yaşanırdı.
Elif ayağa kalktı.
Ellerine baktı.
Toprak, çizgilerin içine kadar işlemişti.
Yıkamadı.
Celda Y.D.
Hoş geldin.Bu sayfa, insanın kendi içindeki karanlığa tutulan şeffaf bir ışık.Burada ne öğüt var ne teselli; sadece kendini arayanlarla aynı yolda yürüyen kelimeler var.Eğer bir labirentin varsa ve çıkışını değil, derinliklerini merak ediyorsan, doğru yerdesin. Şeffaf Labirent artık açık.İyi bir kayboluş dilerim.