İki Yalnızlık

tory formatında, yağmurlu şehir manzaralı loş lokantada karşılıklı oturan yaşlı adam ve yalnız kadın. Masada iki fincan, iki kase, buruşturulmuş peçete. Çok koyu, sinematik, minimalist ve melankolik atmosfer.

   Nuri Bey, pazar sabahları daha bir erken kalkar, daha özenli tıraş olur; beyazlaşmış ve seyrelmiş saçlarına kolonya sürüp geriye tarardı. Kahverengi yer yer derileri soyulmuş eski ev terliklerini parkelere sürte sürte evde dolaşır; yıllardır açılmamış pencerelerin ardında hapsolmuş, toz ve eski kitap kokusuyla ağırlaşmış havanın değişmesi için pencereleri sonuna kadar açardı. Duvar saatini her pazar sabahı tam dokuzda kurar; yelkovanın o ilk “tık” sesini duyduğunda günün başladığını anlar hayatla bu saat sayesinde bir bağ kurardı, saatin hemen yanında duvarda arkası dönük olarak asılmış çerçeveyi görmezden gelirdi.

Mutfağa geçtiğinde tek bir fincan, tek bir tabak ve tek bir çatal çıkarır; her şeyi ince bir düzenle masa üzerine dizerdi. Çayının demlenmesini beklerken, salonun ortasındaki boş koltuğa sanki orada biri oturuyormuş gibi kısa bir selam vermeyi ihmal etmezdi. Delirip delirmediğini düşünür ama bunun yılların vermiş olduğu bir alışkanlıkla yapıldığını sezer, kendi koltuğuna oturup açık pencereden gökyüzünü bir süre izlerdi.

Gardırobunu açtığında ütülenmiş beyaz gömleğini ve ona uyum sağlayacak takımlarından birini seçerdi. Aynanın karşısına geçtiğinde kravatını bağlamak için aynaya yaklaşır, yüzündeki kırışıklıklara uzun uzun bakardı. “Biri Bekleniyor” yazılı o küçük karton parçasını ceketinin iç cebine, tam kalbinin üzerine yerleştirirken parmak uçlarında hafif bir titreme hisseder, bu hisle gülümsememek için hafifçe dudak kenarını ısırır, yeniden mutfağın yolunu tutardı.

Ayakkabılarını giymeden önce antredeki aynaya son kez bakar; orada gördüğü adam, birazdan şehre karışacak olan sıradan bir emekli olurdu. Kapıyı arkasından çekerken anahtarın kilitte çıkardığı o kesin ses, haftanın geri kalan altı günündeki dilsizliğine verilmiş kısa bir ara olurdu. Günün ona ne getireceğini bilmeden merdivenleri iner, cebindeki kartona dokunur ve bugünkü rolü için hazır olduğunu hissederdi.

Yavaşça, tutunarak inebildiği merdivenlerin kiri, duvarların rutubeti ve binanın sessizliği; Nuri Bey’in sessizliğiyle karışır, onu yutardı. Nuri Bey için sokağa adım atmak, sahneye ilk defa çıkan bir oyuncunun zorlanması kadar sıradandı. Kaldırımda bastonunun çıkardığı her “tık” sesi, az önce geride bıraktığı o rutubetli sessizlikten kurtulmanın küçük bir işaretiydi. Pazar sabahının mahmurluğunu üzerinden sıyıramamış esnafa, dükkân önlerini sulayan çıraklara göz ucuyla bakar, insanların yanından geçerken bastonunu daha sert yere bastırır, bazen hafifçe öksürür, yanından geçenleri inceler ama biri ona dikkatli bakınca başını hemen önüne eğerdi.

Yolun geri kalanında, kalabalıklaşan caddede yavaş yavaş yürümeye çalışırken yanından geçen çiftlerin neşeli konuşmalarını, çocukların vitrin camlarına yapışan isteklerini farkında olmadan izler; vitrin camlarında gördüğü yüzün pürüzleri, camın içindeki mankenlerin pürüzsüz yapaylığına karışırdı. Evindeki sessizlikle caddelerin uğultulu kalabalığını süzgeçten geçirir, her anı tortularda yaşamaya çalışırdı. Köşedeki bayiye yaklaştıkça adımları hızlanır, her zaman aldırdığı gazeteleri şimdi kendi alacağı için heyecanlanırdı. Gazeteleri koltuk altına yerleştirirken cebindeki o küçük kartonu kontrol eder, yerinde olduğunu anlayınca nefesini biraz bırakırdı.

Lokantanın o devasa cam kapısına vardığında duraksardı. İçeriden gelen tabak şıkırtıları ve uğultu, dışarıdaki trafiğin sesini bastırır. Her zaman iliklediği ceketi, düzgün taradığı saçlarını camdan kontrol eder, derin nefesler alarak, heyecanla lokantanın kapısını açar, içeri girer ve artık aşina olduğu garsonlara baş selamı vererek, dışarıyı ve kapıyı en iyi gören her zamanki masasına otururdu. Garson sandalyeyi çektiğinde, Nuri Bey sanki az sonra hayatının en önemli buluşması gerçekleşecekmiş gibi ciddiyetle otururdu.

Ve o an gelirdi; gözlüklerini takar, ceketinin iç cebine uzanır, kartonu çıkarırdı. Masanın ortasına koymazdı hemen. Biraz sağa kaydırır, sonra sola. Parmakları kartonun kenarında oyalanırdı. En sonunda, herkesin göreceği noktaya bırakırdı. Karton masaya değdiğinde çıkan o hafif ses, bazen çorbadan önce gelir, bazen de çorbanın buharına karışırdı.

Nuri Bey saatini ara sıra kontrol eder, kapıya her bakışında yüzüne hafif bir sabırsızlık eklerdi. Kapı her açıldığında başını çok belli etmeden kaldırır; gözleri bir an eşiğe takılır, sonra hızla geri dönerdi. Yan masalardan gelen bakışları hissederdi. Kimi kısa bir merakla bakar, kimi gözünü kaçırır, kimi de fazlaca “görmemiş” gibi yapardı. Nuri Bey, ne kadar dikkat çekerse kendini o kadar “tamamlanmış” hissederdi. Yavaş bir el işaretiyle garsona işaret eder, her zaman sipariş ettiği çorbasını beklemeye ve etrafı dikkatle süzmeye başlardı.

Nuri Bey’in o düzeninin tam zıttı bir evde, şehrin birkaç mahalle ötesinde, Nalan’ın pazar sabahı çok daha gürültülü ve kalabalık olurdu. Pazar sabahlarını sevmezdi Nalan. Kahvaltı masası aile için kuruldukça, o masada kendine yer yokmuş gibi hissederdi. Tezgâhta dağılmış yumurta kabukları, içeriden sızan televizyon sesi, masada dönen aynı cümleler… Hepsi ona buraya ait olmadığını değil, ait olmanın ne kadar kolay taklit edildiğini hatırlatırdı. Annesinin mutfaktan gelen o bitmek bilmeyen şikâyetlerini duymamak için bazen gerçekten kulaklarını tıkardı; bazen de sadece yüzünü başka yana çevirir, ‘duymuyorum’ diye inat ederdi.

Nalan sıkıldıkça odasına kapanırdı. Komodininde aynı kitap yıllardır dururdu: kapağı kırışmış, sayfaları köşelerinden kıvrılmış. Her pazar sabahı, sanki yeminini tazeliyormuş gibi aynı sayfayı açar; altını çizdiği cümleyi yeniden okur, sonra birden, suçüstü yakalanmış gibi kitabı kapatırdı. Cümle artık anlam vermezdi; ama bırakamazdı. Kitabı kapatınca da içindeki boşluk kapanmazdı.

O sabah bunaldığında kendini dışarı attı. Kafasında geçmiş ve gelecek, nedenler ve nasıllar… Sanki bu dünyada değil de kendi içinde yürüyordu. Yürüdükçe sorguluyor, sorguladıkça daha fazla sorguya yer açıyordu. Ne kadar yürüdüğünü bilmeden yürüdü Nalan. Bir lokantanın önünden geçerken gözü içeriye kaydı. Yalnız başına oturan bir bey gördü. Saçları geriye taranmış, üzerinde eski model ama son derece düzgün bir takım elbise vardı. İki bacağının arasına aldığı bastonunda ellerini kenetlemiş, siparişini bekliyordu. Gözü bir an masadaki küçük kartona takıldı. Yazı, dışarıdan bile okunuyordu: “Biri Bekleniyor.”

Nalan, camın ardındaki bu manzaraya çakılıp kaldı. Adamın saatine bakışındaki o acelecilik, kapı her açıldığında yüzüne yerleştirdiği umutlu maske… Nalan bu sahneyi tanıyordu. Bu, bir bekleyiş değil, bir duruştu. Kendi evindeki o gürültülü sahteliğin, burada sessiz bir versiyonunu görüyordu. Adam yalnızlığını bu masada tutuyordu; ama onu kimsenin eline vermeden, kimse görmesin diye düzgünce tutuyordu.

İçinden aniden gelen bir dürtüyle saçlarını düzeltmeye çalıştı, üzerini kontrol etti. Bu lokantaya ait olmadığını biliyordu ama yine de lokantanın ağır cam kapısını itti.

İçerideki uğultu, Nuri Bey’in masasına yaklaştıkça bir fon müziği gibi silikleşti. Nuri Bey, garsonun getirdiği çorba kasesine bakarken masanın başında duran gölgeyi fark edince başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Nuri Bey’in prova edilmiş “bekleyen adam” ifadesi, gerçek bir şaşkınlığa dönüştü. Nalan, sandalyenin arkalığını tuttu. Parmakları hafifçe titriyordu ama sesi, düşündüğü kadar düzgün çıkmadı:

‘Şey… kusura bakmayın,’ dedi. ‘Yollar… çok kalabalıktı. (Yutkundu.) Ancak gelebildim.’

Nuri Bey, hayatı boyunca bu anın provasını yapmıştı ama karşısında gerçekten birinin, hem de böyle darmadağınık, hırkasının ucu sarkmış ama bakışları keskin bir kadının oturacağını hiç hesaplamamıştı. Boğazını temizledi, elindeki kaşığı yavaşça masaya bıraktı. Bir anlığına ‘Yanlış geldiniz hanımefendi,’ demeyi düşündü; dilinin ucuna kadar geldi. Sonra Nalan’ın gözlerindeki o tanıdık ıssızlığı gördü.

Yüzüne ince bir gülümseme yayarak sandalyeyi eliyle işaret etti:

‘Hayır,’ dedi sesi hafifçe titreyerek. ‘Tam zamanında… geldiniz.’

Bir süre ikisi de sustu. Lokantanın gürültüsü, tabak şıkırtıları ve yan masalardaki kahkahalar bu masanın etrafında görünmez bir duvara çarpıp geri dönüyordu. Sessizliği ilk bozan Nalan oldu. Masanın üzerindeki kartona uzun uzun baktı, sonra başını kaldırıp Nuri Bey’in gözlerinin içine baktı:

‘Kimseyi beklemiyordunuz, değil mi?’ diye fısıldadı. Sesinde ne suçlama ne alay vardı; sadece bir gerçeği söylemenin sakinliği.

Nuri Bey gülümsemeye çalıştı:

‘Hayır,’ dedi. ‘Beklemiyordum.’

Nuri Bey’in gözlerinden bir anlığına bir hüzün geçti ama kendini çabuk toparladı, soru soran gözlerle Nalan’a baktı.

‘Adım Nalan,’ dedi kadın, sanki adını söylemek bile bir yer açacakmış gibi. ‘Ve hikâyem… muhtemelen sizin bu masada bıraktığınız boşluğun aynısı.’

O pazar, lokantadaki insanlar gerçekten birinin geldiğini gördüler. Ama masada oturan iki kişinin, birbirlerinin yalanına nasıl bir dürüstlükle sarıldığını anlayamadılar.

Nuri Bey kartona baktı. İlk defa, “Biri Bekleniyor” yazısına gözünü dikince utanmadı. Kartonu masanın ortasında bırakmadı bu kez; çok belli etmeden, yavaşça Nalan’ın tarafına, fincanının yanına doğru yaklaştırdı.

Nalan kartona dokunmadı. Çantasını açtı; içinden buruşturulmuş bir peçete çıkardı. Peçetenin üstünde, aceleyle yazılmış iki kelime vardı: “Ben geldim.” Peçeteyi masanın kenarına koydu—saklamadı, cebine indirmedi, üstünü kapatmadı.

Nuri Bey peçeteyi alıp iç cebine koymadı. O da bırakmayı seçti. Bazı şeyler saklanınca küçülür; ortada durunca büyür.

Bir yalnız, bir yalnızı, yalnızlığına çekmişti.

Bir saate yakın sessizce oturdular, aralarında derin bir sohbet olmadı, biri diğerine sorular sormadı, sadece ara sıra bakıştılar ve sonra teker teker ama sessizce masadan kalkarak kendi yollarına gittiler.

Nuri Bey evine gittiğinde iç cebinden çıkardığı kartonu başucuna koydu, aynada uzun süre kendini izledi, beklediği şey, beklemediği bir anda karşısına oturmuş ve sessiz bir yabancı olarak hayatına değmişti.

‘Başardım mı?’ diye sordu kendine.

Nuri Bey bir sonraki pazar sabahı dokuzdan önce kurdu saati. Sonra fark edip kızdı kendine. ‘Ne fark eder?’ dedi içinden; ama fark ederdi. Saatin “tık”ı erken geldi mi, insanın içi de erken başlardı; iç, hazır değilse ortalık daha çok dağılırdı.

Mutfağa yine tek fincan çıkardı. Sonra elinin gittiği yerde durdu kaldı. İkinci fincanı dolaptan almak, evin içindeki havayı değiştirecek kadar büyük bir hareketti. Dolabın kapağı açık kaldı bir süre; sanki fincanlar değil de yıllardır söylemediği cümleler diziliydi raflarda. Nihayet bir fincan daha aldı. Aynı çiçekli masa örtüsünün üstüne koydu. İkisini yan yana getirmedi; araya küçük bir boşluk bıraktı. Boşluk, evdeki en tanıdık şeydi.

Ceketinin iç cebindeki kartonu yokladı. Karton hâlâ oradaydı. Ama bu kez kartonun üstündeki yazı, kendi yazısı gibi durmuyordu; birinin gelip kalbinin üstüne dokunduğu bir yer gibi duruyordu. “Biri Bekleniyor.” O “biri”nin yüzü yoktu hâlâ, ama sesi vardı artık: “Ben geldim.”

Lokantaya vardığında kapıda duraksamadı. Cam kapıyı itti, içeri girdi. Garson onu yine tanıdı; ama bu kez yüzünde, tanıdığı şeyi görmezden gelen o sert maske yoktu. Nuri Bey cam kenarındaki masaya oturdu. Sandalyeyi çekiştirdi; masa örtüsünün kenarını düzeltti. Kartonu çıkardı. Masanın ortasına koymadı; ilk defa doğrudan kendi tarafına, kendi fincanının yanına bıraktı. Sanki ‘ben buradayım’ demenin başka bir yolu vardı da o da onu öğreniyordu.

Saat dokuzu biraz geçtiğinde kapı açıldı. Nuri Bey bu kez saate bakmadı. Kapıya baktı. Nalan içeri girdi. Hırkasının ucu yine sarkıktı; saçını toparlamaya çalışmış ama yarım bırakmış gibiydi. Bir an etrafa baktı; gözleri masayı bulunca yüzünde, ‘burayı buldum’ diyen çok küçük bir rahatlama oldu. İnsan kaybolmaya alışınca, bulunmak da garip gelirdi.

Masaya geldi. Otururken sandalye gıcırdadı. Nalan bu ses yüzünden kısa bir an utandı; sonra utançtan vazgeçti, çünkü bu masada artık utanmanın bir anlamı yoktu.

‘Geç değil,’ dedi Nuri Bey. Kendini bile şaşırtan bir netlikle söyledi bunu.

Nalan gülümsedi, çantasını dizlerinin üstüne aldı. Masanın kenarına peçete koydu. Bu sefer peçetede yazı yoktu. Yine de Nuri Bey o boş peçeteye baktı; boşluğun bile bir dili olduğunu anlamaya çalışır gibi.

Nalanın gözü karşısındaki kartona takıldı, aynı karton aynı yazı, aynı adam ve aynı yalnızlık. Karton boş değildi, yazı duruyordu, biri hala bekleniyordu.

‘Ben,’ dedi içinden, ‘masada yalnızlık var.’

Konuşmadılar, birbirlerine değmediler, sadece gözler…

Çorba geldi. İki kaşık, aynı kâseye değil; iki ayrı kâseye uzandı. Lokantanın uğultusu onların etrafında yine dönüp durdu ama bu kez duvar gibi değil, perde gibi kaldı. Arkasında bir şey konuşuluyor, ama masanın içinde başka bir şey oluyordu.

Garsonlar masaya bakıyor, kendi aralarında fısıldaşıyor ama dikkatleri uzun süre masada kalmıyordu.

Lokantadan ilk ayrılan Nuri Beydi, çorbasını içmiş, biraz dışarısını izlemiş, Nalanın gözlerinin derinliklerine bakmış, kartonu alarak, iç cebine yerleştirmiş ve sessizce masadan ayrılmıştı.

Bir sonraki pazar sabahı nalan evdeki seslere, sessiz ve acele etmeden uyanarak kitabının aynı sayfasını ve aynı altı çizili cümlelerin yanına sayfasının kenar boşluğuna not yazdı.

‘Ben biri değilim.’

Altına da bir tarih attı. Sanki bir kararın altına imza atar gibi. Kendine karşı bile resmiyet severdi; duyguyu resmileştirince, duygu sanki suç olmaktan çıkardı.

Evden çıktı. Kahvaltı masasını pas geçti. Annesinin ‘Nereye?’ sorusuna cevap vermedi. Kapıyı çekti. Kapının sesi, onun içindeki tereddüdü kapattı.

Lokantanın bulunduğu caddeye girdi. Adımlarını saymadı; ama adımlarını hep aynı hızda attı. Hız değişirse kalbi de değişirdi çünkü. Köşeyi döndü. Cam kapı göründü.

İçeri girmedi.

Camın önünde durup kendini vitrine bakıyormuş gibi konumladı. İnsanlara karıştı; yüzünü bir an camdaki kendi yansımasına çevirdi. Yüzü ‘normal’ görünüyordu. Bu ona yetti. Sonra gözlerini içeri kaydırdı.

Nuri Bey masadaydı.

Saçları yine geriye taranmıştı. Takımı yine düzgündü. Karton masanın üstündeydi. Nalan’ın gözü ilk önce kartona gitti; sonra Nuri Bey’in ellerine. Parmakları kartonun kenarında oyalanıyordu. Kartonu masanın ortasına koydu. Sonra çok küçük bir hareketle, neredeyse kimsenin fark etmeyeceği kadar, kartonu bir santim yana itti.

Nalan bunu gördü. Bir santimlik o hareket, ona şunu söyledi: ‘Yer açıyor.’

Nalan’ın içi bir an yumuşadı. Sonra hemen sertleşti. Yumuşama, onun için tehlikeydi. Kendi kendine şu hükmü verdi; hüküm cümlesi kadar soğuktu:

‘Ben yokken de o karton duruyorsa, bu masa beni beklemiyor. Boşluğu bekliyor.’

Bu cümleyi kurar kurmaz rahatladı. Çünkü rahatlama, kararın ödülüydü. Bir an daha durdu. İçeride Nuri Bey kapıya baktı. Kapıya bakınca insanın yüzü değişirdi. Nuri Bey’in yüzü değişti. Nalan, o yüz değişimini görmek istemedi. Görmek, sorumluluk getirirdi. Başını çevirdi. Caddenin kalabalığına karıştı. Lokantanın camı arkasında kaldı.

Giderken kendi kendine şunu söyledi:

‘Bu yalnızlık değil.’

Ama yalnızlık dediği şey, aslında kendini korumanın en kibar adıydı.

Lokantada saat dokuzu geçti. Kapı açıldı, kapandı. Nuri Bey kapıya baktı. Bir kadının kahkahası geldi. Bir adam telefonla konuştu. Garson masaya çatal bıçak bıraktı. Nuri Bey çorbasını sipariş etti. Çorba geldi; buharı yükseldi. Buhar kartonun yazısını bir an bulanıklaştırdı: “Biri Bekleniyor.”

Garson yaklaştı:

‘Beklediğiniz hanımefendi… bugün gelmedi galiba.’

Nuri Bey “hanımefendi” kelimesini duyunca irkildi. Çünkü beklediği şeyin bir adı olunca, yokluğu da büyür.

‘Evet,’ dedi. ‘Bugün… gelmedi.’

Karton masanın ortasında duruyordu. Bir santim de olsa bir tarafa kaymıştı. Ama o santim, kapıdan içeri girmeyen bir kadını geri getirmiyordu.

İki kişi arasında bir yalnızlık vardı ama küçük bir karton yalnızlıktan daha uzun süre yaşadı.

O küçük karton, iki insanın söyleyemediğini taşımaya devam etti.

Celda Y.D

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da beğenebilirsiniz