İçeride Kimse Yok

Gri ve karanlık bir odada, sırtı dönük şekilde sandalyede oturan yalnız bir adam; masanın üzerinde bir bıçak, duvarda ve pencereden süzülen solgun ışık bulunuyor.

I. BÖLÜM

Sessiz Tahliye

   Adam sandalyeye ilişti. Gövdesinin ağırlığını ahşaba bırakmasıyla, zihninin bu çöküşü onaylaması arasında uçurumlu bir saniye vardı. Artık eylemin rüzgârı esip geçiyor, bilinci ise geride savrulan bir toz bulutu gibi ona yetişmeye çalışıyordu. Hayat, bu gecikmiş idraklerin toplamıydı: Bir yankı, aslından kopmuş bir gölge.

   Masada bir bıçak duruyordu. Doyurmak için değil, kesmek için de değil. Sadece orada, o mutlak durağanlığıyla var olmak için. Bazı nesneler, tıpkı bazı insanlar gibi, evrenin boşluğunu dolduran dilsiz birer mühürdür. Bıçak orada bekliyordu; adam, bıçağın bekleyişine bakıyordu.

   Elini uzatmadı. Korku, bir tutkudur; oysa o, korkunun bile uzağındaydı. Kesmenin bir son, bir kopuş ifade ettiği o eşiği çoktan aşmıştı. Artık bir sınır yoktu; sadece uçsuz bucaksız, tepkisiz bir çürüme sahası. İnsan acıdan kaçmazdı; acının artık bir öğretmen değil, sadece bir gürültü olduğu o sağır noktada dururdu.

   Bakışlarını duvara yasladı. Duvar, bu bakışı iade etmedi. Duvarların kutsal bir kayıtsızlığı vardır; ne yargılar ne de kurtarırlar. İnsan, nihayetinde kendi inşa ettiği o duvara benzerdi: Katı, geçirmeyen ve içi oyulmuş bir sessizlik.

   Geçmiş, bir anı değildi artık. Bir sızı, bir pişmanlık da değildi. Geçmiş, bedenin içinde kökleşmiş, her sabah aynı düğmeyi ilikleyen, her akşam aynı kapıyı kilitleyen bir el alışkanlığıydı.

   Eskiden bir şeye inanırdı. Hangi limana sığındığının bir önemi yoktu. İnsan, bir şeye inanırken değil, o inancı hangi pazarlıkta masada bıraktığıyla şekillenirdi. O, kendini sattığını fark etmemişti bile. Küçük takaslar, minik feragatler, gündelik kabullenişlerle parça parça eksilmişti.

   Önce sesini vermişti dünyaya, gürültüye karışsın diye. Sonra itirazını bırakmıştı, rahatı bozulmasın diye. En nihayetinde utanma duygusunu yitirmişti. Oysa utanmayan insan özgür değildir; sadece çözülmüş, bağları kopmuş bir yığındır.

   Pencereyi araladı. Aşağısı sadece bir boşluktu. Fakat onda yükseklik hissi uyandırmadı. Düşmek bile bir ihtimal, bir yerçekimi kanıtıydı; oysa onun hayatında ihtimaller yerini mutlak bir “olmuş bitmişliğe” bırakmıştı.

   İnsan, intiharı kurduğunda değil; yaşamayı kurmayı bıraktığında silinir. O, uzun süredir yaşamıyordu; sadece sürüyordu. Diş fırçasının sertliği, anahtarın soğukluğu, günün bitişi… Bunlar hayata dair işaretler değil, birer refleksti. Yaşayan bir ruhun değil, kurulmuş bir saatin tıkırtıları.

   Bir çocukluk kırıntısı aradı zihninde. Bulamadı. Çocukluk masumiyet değildi çünkü; o henüz bozulmamış, saf bir korkuydu. O korku sönmüş, yerine ise hiçbir şey gelmemişti. Sadece geniş bir boşluk.

   Bir ses duyar gibi oldu. Kendi sesi değildi; ama bir başkasınınki de olamazdı. İç ses, zamanla susmazdı; iç ses zamanla kokuşur, çürürdü. Ve çürüyen bir ses artık soru sormaz, sadece o zehirli fısıltıyı tekrarlardı: “Devam et. Nasılsa hiçbir şey değişmeyecek.”

   Aynanın karşısına geçti. Gördüğü yüzü tanıdı. Asıl dehşet buradaydı: Tanıdığı bu yüzle hiçbir bağının kalmamış olması. Yüz, sadece geçersiz bir kimlik belgesiydi artık. Ruh çoktan başka bir adrese taşınmış, geride sadece bu boş zarfı bırakmıştı.

   “Asla” dediği ne varsa, kapısından içeri sızmıştı. Fakat bir trajedi görkemiyle değil, sıradan bir toz gibi sessizce. İnsan büyük yangınlarla kül olmazdı; insan, her gün üzerine konan küçük küllerle gömülürdü.

   Yatağa uzandı. Uyumadı. Uyku bir kaçış, bir parantezdir; onun sığınacak bir parantezi kalmamıştı. Karanlık odayı doldurdu ama onu yutmadı. Çünkü karanlık, dışarıda bekleyen bir şey değil; onun göğüs kafesinde büyüttüğü tek şeydi.

   O çıplak ve buz gibi gerçekle yüzleşti: “Ben kendime uzun zaman önce ihanet ettim.”

Bu cümle bir yara açmadı. Çünkü ihanet, üzerinden mevsimler geçince kanamaz. Sadece bir yara izi bırakır ve insan zamanla o izi kendi derisi sanmaya başlar.

Sabah olacaktı. Yine uyanacaktı. Yine o refleksleri sergileyecek, yine kimse tarafından fark edilmeyecekti.

Ama artık biliyordu: Bu ne bir fırtınaydı ne de bir çöküş. Bu, insanın kendisinden sessizce tahliye edilişiydi.

Ve dünyada bundan daha ağır, daha nefes kesici hiçbir durağanlık yoktu.

 

 

II. Bölüm

Sessizliğin İlk Hasadı

   Hatırlıyordu. Geriye dönmek, tozlu bir odaya girmek değil; bir cesedi teşrih masasına yatırmak gibiydi. O an, bir gök gürültüsüyle gelmemişti. Bir fırtına kopmamıştı. Sadece bir öğle sonrasının sıradan, gri ışığında, mutfak masasının başında dururken olmuştu.

   Eskiden kelimeleri vardı. Kelimeleri, adaletin kılıcı sanırdı. Bir haksızlık gördüğünde, bir yalan duyduğunda o kelimeler boğazında düğümlenir, dışarı çıkmak için göğüs kafesini zorlardı. İtiraz, onun varoluş biçimiydi. İtiraz ettikçe diri, haykırdıkça tam hissederdi.

   O gün, karşısında oturan dostu, bir başkasının hayatını öğüten o küçük, kurnaz yalanı anlatırken sustu. Yalan, masanın üzerindeki ekmek kırıntıları kadar somut ve kirliydi. Dostunun gözlerinde, onaylanmayı bekleyen o suç ortağı parıltısını gördü. O an, boğazındaki o eski düğümü hissetti. Kelimeler oradaydı; “Yapma,” diyeceklerdi, “Bu doğru değil.”

   Ama o, sadece çayından bir yudum aldı. Çay sıcaktı ama içini ısıtmadı. İlk kez, o itirazın yaratacağı gürültüden yorulduğunu fark etti. Haklı olmanın getirdiği o ağır sorumluluk, o an omuzlarına fazla geldi. Sessiz kalmanın konforunu, bir zehirli meyve gibi ilk kez o gün tattı. “Ne fark eder ki?” dedi içindeki o yeni, yabancı ses. “Dünya zaten yalan üzerine kurulu. Bir dürüstlük daha eksilse ne değişir?”

   Dostu konuşmaya devam etti. Onun sessizliğini, onay zannetti. Oysa o sessizlik, bir onayın değil, bir intiharın başlangıcıydı. O gün, ilk kez sesini dünyaya değil, kendi içine gömdü. Ve gömdüğü her kelime, içeride bir boşluk açmaya başladı.

   Sonra itirazsızlığın uyuşturucu etkisi yayıldı. İş yerinde, haksız yere kovulan arkadaşının arkasından bakarken; sokakta, bir zayıfın ezilişini izleyip başını çevirirken; aynada, yüzündeki o ilk yabancı çizgiyi görürken hep aynı şeyi yaptı: Sustu. Sustukça, içindeki o geniş, tepkisiz alan büyüdü. Zamanla itiraz etmek bir seçenek olmaktan çıktı; sadece bir “zahmet” haline geldi.

   İnsan, ruhunu bir kerede kaybetmezdi. Ruh, sızdıran bir musluk gibi, damla damla terk ederdi bedeni. Her “boş ver” deyişinde, her “bana ne” diye fısıldayışında, kendine giden o ince yollardan birini daha kapatıyordu. Harita yavaş yavaş siliniyordu. Geriye dönecek bir yol kalmayana dek.

   O mutfak masasındaki ilk sessizlik, bir tohumdu. Şimdi içindeki o devasa, karanlık orman, o tohumdan çıkmıştı. O gün dostuna “Hayır” demediği an, aslında kendine “Hayır” demişti. Kendi varlığına, kendi onuruna, kendi sınırlarına bir sınır çizememişti.

İhanet, başkasına yapılan bir kötülük değildir sadece. İhanet, bir sabah uyandığında aynadaki yüzün sana “Neden?” diye sormayı bırakmasıdır. Çünkü soru soracak kimse kalmamıştır.

Şimdi, o sandalyede otururken anlıyordu: O ilk sustuğu gün, aslında son kez konuşmuştu. Ondan sonrası sadece yankıydı. Kendi sesinin, boş bir odada attığı anlamsız, cansız ve çürük yankısı.

Dışarıda rüzgâr çıktı. Pencere hafifçe titredi. Ama içeride, o sarsılmaz, o muazzam ve o nefes kesici sessizlikte yaprak bile kımıldamadı.

Çünkü içeride, o günden beri, gerçekten kimse yoktu.

 

III. Bölüm

Kimse Gelmedi

   Sabah, gri bir leke gibi pencereden içeri sızdı. Işık, odayı aydınlatmak için değil, eşyaların yerli yerinde olduğunu teyit etmek için gelmişti. Masa oradaydı, bıçak oradaydı, sandalye oradaydı. Ve adam, hâlâ oradaydı.

   Zaman, bir akış değil, bir birikmeydi artık. Gece bitmişti ama karanlık geçmemişti; sadece form değiştirmiş, adamın gözaltlarındaki morluklara ve bakışındaki o mat sise yerleşmişti. Kalktı. Bedeni, bin yıllık bir mekanizma gibi gıcırtıyla hareket etti. Bu bir uyanış değildi; bu, sadece durağanlığın yerini rutine bırakmasıydı.

   Mutfağa geçti. Musluğu açtı. Suyun sesi boş odada yankılandı. Su, elinden akıp giderken hissettiği tek şey soğukluktu. Eskiden bu soğukluk ona yaşadığını hatırlatırdı; şimdi ise sadece derecesi ölçülebilir fiziksel bir veriydi. Bir bardak su içti. Tadı yoktu. Suyun bile tadının olmadığı o büyük kuraklığın ortasındaydı.

   Kapı zili çalmadı. Telefon titremedi. Birinin gelmesi, birinin sorması, birinin bu enkazı fark etmesi ihtimali, uzak bir galaksiden gelen zayıf bir sinyal gibiydi; vardı ama ulaşılamazdı. Zaten kimsenin gelmeyeceğini biliyordu. İşin korkunç tarafı, birinin gelmesini isteyip istemediğini bile bilmiyordu.

İstek, bir irade gerektirirdi. Oysa onun iradesi, o mutfak masasındaki ilk sessizlikte felç olmuştu.

   Paltosunu giydi. Dışarı çıktı. Sokağın gürültüsü üzerine bir çığ gibi devrildi ama onu ezemedi. Çünkü o, artık bu gürültünün geçemeyeceği kadar yoğun bir boşlukla kaplıydı. İnsanların arasından yürüdü. Omuzları omuzlara çarptı, özürler dilendi, bakışlar teğet geçti. Kimse onun içindeki o devasa çöküntüyü görmedi. Kimse, yürüyen bir boşluğun yanından geçtiğini fark etmedi.

   Bir vitrinin önünde durdu. Camdaki yansımasına baktı. Orada duran silüet, dünyanın en kalabalık caddesinde bile mutlak bir ıssızlığın içindeydi. Bir yabancıya bakar gibi baktı kendine. Bu adamın bir adı vardı, bir sicili vardı, bir geçmişi vardı. Ama bunların hiçbiri, şu an o camda duran boşluğu tanımlamaya yetmiyordu.

   Geri döndü. Merdivenleri çıktı. Kapıyı açtı. İçeride bıraktığı sessizliği, tam bıraktığı gibi buldu. Sessizlik onu kapıda bekleyen sadık bir köpek gibi karşıladı.

Masaya oturdu. Bıçağa baktı. Bıçak hâlâ orada, “orada olmak” görevini kusursuzca yerine getiriyordu.

   Hiçbir şey değişmemişti. Hiçbir şey düzelmemişti. Hiçbir hesap kapanmamıştı; çünkü hesap defteri çoktan yırtılıp atılmıştı.

   Dışarıda hayat, kendi sıradan ve gaddar hızıyla akmaya devam ediyordu. Kuşlar uçuyor, insanlar aşık oluyor, birileri büyük yeminler ediyor ve birileri sessizce ilk ihanetlerini gerçekleştiriyordu.

   O ise, bu akışın tamamen dışındaydı. Bir kıyıda değil; suyun altında, en dipte, basıncın artık hissedilmediği o mutlak karanlıktaydı.

Kimse gelmemişti. Kimse gelmeyecekti. Ve bu durum, onda ne bir üzüntü ne de bir öfke uyandırdı.

Sadece bir gerçeklikti. Taşın taş olması, suyun ıslak olması kadar yalın bir gerçek.

Gözlerini kapattı. İçerideki o çürük fısıltı son kez duyuldu: “İşte buradasın. Tam olman gereken yerde. Hiçlikte.”

Ve bu, son teyitti. Artık mühür basılmıştı. Geriye kalan tek şey, bu mühürlü boşluğu nefes alıp vererek sürdürmekti.

Sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen ve her saniyesi bir öncekine eş olan o devasa hiçlik.

 

Celda Y.D.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da beğenebilirsiniz